Ögrenci Için Her Seyi Kolaylastirma Egilimi

 

Bekir Gür

gurbekir@gmail.com

 

“Dünyada TIMSS adi verilen bir test-sinav var. … Biz bunun 1999'da yapilmis olanina katilmisiz. Türkiye'den katilan ögrenciler 38 ülke arasinda, matematikçe 31. ve fen bilgilerinde 33. olmus” [1]. Geçen aylarda bir çok gazeteye bu ve benzeri sekillerde yansiyan haberler okuduk. Öncelikle sunu belirtelim ki, basina yansiyan egitim ile ilgili çogu haber gibi, bu haberlerde de çalakalem ve üstünkörü bilgilendirme vardi. Çünkü, öncelikle, bu arastirma uluslar arasi bir organizasyonun yaptigi bir çalisma degildir. TIMSS [2], Amerika'nin dünyadaki diger ülkelerin matematik ve fen basarilarini ögrenmek ve kendi basarisini onlarla kiyaslamak için olusturdugu ve 1995, 1999 ve 2003 yilinda uyguladigi uluslar arasi kapsamli bir çalisma. Dahasi bu arastirma, bir test-sinavdan ibaret degildir. Daha çok bir tür degerlendirme olan TIMSS, türünün belki de en kapsamli örnegi. Derslerin nasil islendiginden tutun da ögretmen, müdür, veli ve ögrencilerle yapilan mülakatlar, okulun fiziksel sartlari ve egitim standartlarina kadar bir çok sey degerlendirmeye katilmis. Ayrica proje kapsaminda Amerika ve Japonya'daki siradan okullardaki matematik siniflari ziyaret edilerek, ders anlatimlari videoya alinmis. Bu yazida, söz konusu videolarin karsilikli degerlendirilmesi sonucu ortaya çikan egilimlerden bir tanesi üzerine duracagim.

 

Kolaylastirmak mi Aptallastirmak mi?

1994 yilinda bir kameraman, yedi ay boyunca Amerika'nin degisik eyaletlerindeki seksen bir okulu gezerek, 8. sinif matematik siniflarini bir ders saati boyunca kayda almis. Bu kayitlar daha sonra Kalifornia Üniversitesi-Los Angeles'tan James Stigler ve arkadaslari tarafindan analiz edilmis. Bilindigi üzere eyaletler egitim konusunda Federal hükümetten bagimsiz olarak müfredatlarini ve egitim felsefelerini belirleyebiliyor. Bundan dolayi, bu video kayitlarinin sonucunda, eyaletler arasinda büyük farklar ortaya çikmasi beklenmis. Oysa, bu beklentinin aksine, kasetler az çok birbirinin ayni olan egitim algisini açiga çikarmistir: Ögretmen sinifa girer, varsa ödevleri kontrol eder, önceki derste islenenlere kisaca deginir, o gün islenecek konuyu sunar, ögrencilere çözmeleri için alistirmalar verir, dersin sonuna dogru alistirmalari kontrol eder, ev ödevlerini verir. Eksik olan sey de açiga çikmistir: Ögrenciler asla zor veya emek gerektiren sorular üzerine kafa yormazlar; rutin denebilecek siradan alistirmalar ile vakit geçirirler ve ögretmen, mümkün oldugunca, siniftaki en basarisiz ögrencinin anlayabilecegi sekilde anlatmaya çalisir. Yani siniftaki egitimin seviyesini belirleyen sey, siniftaki en basarisiz ögrencinin seviyesi(zligi)dir. Ayni arastirma grubu, Japonya'daki matematik siniflarinin video kayitlarini da incelemis. Orada ise tipik bir siniftaki egitim kabaca söyledir: Kisa bir ders sunumundan sonra ögretmen nispeten zor sayilabilecek bir soru sunar ve cevabini ögrencilere söylemez, ögrenciler bir basina veya grup olarak soruyla ugrasirlar, ögretmen gruplari gezer ve gerekirse tavsiyelerde bulunur, daha sonra ögretmen bazi ögrencileri tahtaya kaldirir ve cevaplarini sunmalarini ister, ögrenci cevabindan emin degilse veya çözememisse ögretmen ilgili matematiksel kavrami tartisir ve tavsiyelerde bulunur. Çalismada yer alan 40 kadar ülke arasinda Japonya'nin siralamada en üstlerde Amerika'nin ise ortalamanin az altinda yer edinmesi sasirtici degildir.

Yukaridaki analizden de anlasilabilecegi gibi, Amerikan ‘tarzi' yaklasimda (“ögrenci-merkezli egitim”) bir ögrenci ögrenmemek için ne kadar direnirse dirensin, ögretmenin görevi bütün dersi tekrar ve tekrar ele almaktir. Ögretmenin sikayete hakki yoktur, onun isi ögrenciye elden geldigince yardimci olmaktir; tabii ki ögrenci isterse! Matematik gibi, konularin birbirinin üstüne insa edildigi ve asiri titizlik gerektiren derslerde bu tür bir yaklasimin asla basarili olmayacagi açiktir. Ne var ki, isin ürkütücü yani, bu yaklasimin Türkiye'de çesitli egitim fakültelerinde ve MEB tarafindan benimsenmeye baslanmasidir. Isin bu boyutuna dönmeden önce, bu söylemin isleyis mantigina kisaca deginmek yerinde olur.

Uluslar arasi düzenden, egitim ve aileye kadar hayatin nerdeyse bütün kürelerinde karsilastigimiz liberal demokratik söylemin gücü, tahkir edici ve nahos olabilecek kelimeler yerine kibar veya daha az incitici kelimeler kullanmasinda yatar [3]. Su türden kelimeler egitim dagarcigimizda yerini iyice aldi gibi: Yasayarak ögrenme, bilgiyi içsellestirme, bilgiyi gerçek hayata aktarabilme, ögretmenin tek dogrusu yerine ögrencilerin çoklu yaklasimlari ve perspektifleri, yorumun çesitliligi, ögrencinin potansiyelini açiga çikarma, egitimde toplu kalite, çoklu-zeka, ve vesaire. Bu nosyonlari analiz etmek gerçekten zordur çünkü karmasik dogalari ve güzel sunumlari geregi, derinlere nüfuz etmeye kolay kolay izin vermezler. Bundan dolayi, bu kelimelerin bizatihi kendilerinin bilimsel veya egitimsel açidan ne anlama geldigini anlamaya çalismaktan çok, sistemde nasil bir isleve sahip olduklarina bakmak onlari mevcut durumda degerlendirmek adina çogu zaman daha emin ve kisa bir yoldur. Çoklu-zeka kuramini ele alalim. Çoklu-zeka ve kardesi sayilabilecek nice nosyonlarin kurdugu söylemin en temel islevi “ise yaramaz” adam kategorisini silmektir (örn. eskinin “içine kapanik kisisi” yerine simdinin “kendi kendinin farkinda olma, kendini anlayabilme ve iç dünyasiyla iliski kurabilme” gibi özelliklere sahip “içsel zekali”si). Amerika'da okumayi zar zor beceren, yazma konusunda ise büyük problemi olan lise mezununu sisteme adapte etmek için biçilmis bir kaftan adeta. Egitim düzeyi baska bir ülkedeki ilk okul ögrencisine denk olan lise mezunu kisi, çoklu-zeka ve benzeri kuramlar etrafinda sisirilerek kendini bir sey sanmasi kolaylikla saglanir. Bu yazdiklarimizdan çoklu-zeka kuramina veya genel olarak anlamin çokluguna karsi oldugumuz anlasilmasin. Pedagojideki eski ve yeni her yaklasimin, ögrenme konusunda yardima ihtiyaci olan bir ögrenci için istihdam edilmesi ile ögrenciyi müsteri gibi kurgulayip onun memnun kilmak için bütün standartlari yakmak arasinda önemli bir fark vardir. Vurgulamak istedigimiz bu ikinci egilimdir veyahut söyle diyelim: Amerikan tarzi egitim, kurulu hümanist yapisi geregi, her seyi ögrenci lehine isletmekte ve ögrenci için her seyi ne pahasina olursa olsun kolaylastirmayi tercih etmektedir. Böyle bir egitim harmanindan çikan, düsünmekten kaçan insan tipolojisi ise sasirtici olmamalidir. Böyle bir hengamede hocanin rolü ise, istendigi zaman konusturulan bir satis temsilcisinden baska bir sey degildir.

 

Hocanin Palyaçolastirilmasi

Yukarida bahsini ettigimiz TIMSS'in ortaya koydugu bir husus ise sudur: Amerika'da matematik basarisinin düsük olmasinin nedeni ögretmenlerin yetersizligi veya islerini ciddiye almayislari degildir; çalisma, ögretmenlerin gerçekten büyük bir özveri ile çalistiklarini teyit etmistir. Ögretmenler ögrencilerle en iyi sekilde iletisim kurmaya ve onlarla arkadas olmaya çalismakta, onlari eglendirmeye (önemli bir kelime!) çalismaktadir. Sorun ise, daha çok, ögretmen ve ögrencilerin beklentilerinin düsük olmasindadir. En kolay bir soruyu yapabilen ögrenci en azindan güzel bir sözle ödüllendirilmektedir. Dersi çekici kilmak için ögretmen çesitli yollar denemektedir. Bir çok egitim sosyologunun uyardigi gibi, egitim, endüstri toplumlarinda hayli merkezi bir role sahiptir, yani kabaca toplumda iyi bir konumun yolu okuldan geçer; oysa asiri refah toplumlarinda yasayan birey için egitim çok bir anlam ifade etmemektedir. Bu durumda, zaten rahat yasayan bireyi okula çekmek için okul bir tür oyun ve eglence yeri kilinmaya çalisilmaktadir. Ögretmen artik ögretmenlikten çok bir tür aktör ve zaman zaman palyaço rolündedir. Çünkü okulu eglenceli kilmazsa sayet, ögrenci daha eglenceli ugraslara yönelebilirdir. Ögretmen bu durumda ögrenciyi ciddi ders konulariyla ugrastirmak yerine, kolay konulara seçecek ve bir lahza olsun ögrencisini (‘izleyicisini') hayal kirikligini ugratmamak için elinden gelen cambazligi yapacaktir; yoksa hasilat düsük çikacaktir.

Sonuç olarak sunu ifade edelim ki, asiri refah toplumlarinin aksine Türkiye gibi ülkelerin egitimden beklentisi büyüktür; büyük olmalidir. Bu refah toplumlarda revaçta olan ve ciddi sekilde bir ögretim sunmaktan uzak, standartlari hayli düsük, amaci bir sey ögretmekten çok “bebek bakiciligi” yapmak olan egitim yaklasimlarini ülkemize ihraç etmek, ülkenin en önemli sermayesini bosuna harcamak demektir. Macaristan, Bulgaristan, Rusya, Çin ve Japonya gibi ülkelerde matematik gibi derslerde, standartlar yüksek ve müfredat kabariktir. Baska türlü olmasi da düsünülemez zaten. Bizde simdilerde ögrenci-merkezli egitim adina standartlarin alabildigince düsürülmesi ve gün geçtikçe “ögrenebildigin kadar ögren, fazla zorlama” anlayisinin yerlesmesinin getirisinin ne olacagini tahmin etmek zor degildir. Ülkenin gelecegini riske atan bu komedyaya son verilmesi elzemdir. Isin vahim tarafi bizde bu egilimin kökenleri oldukça eskilerde! Cemil Meriç, Jurnal'inin bir yerinde 7. 8. 1963 tarihli söyle bir not düser: “Bugünkü nesillerin irfana tepeden bakisi, irfani hazir elbise gibi köse basindaki magazadan tedarik edebilecegini sanmasindandir. Ilim sahsiyetini kaybetti. Hoca yürüyen bir manyetofon, bir mask, Zeus gibi kafasindan bir Atena dogurmuyor, zürriyeti yok. Hoca çagdas Türk cemiyetinde laf olsun diye sahneye çikarilan bir figüran. Parya ve parya oldugunun farkinda. Bogazi tokluguna cambazlik, palyaçoluk, umacilik gibi üç ayri meslegi ayni zamanda icraya memur bir hilkat garibesi.” (Jurnal 1, s. 210-1)

 

Son Notlar:

1. Örn. Murat Belge, Dibe vurmanin sinyalleri, Radikal Gazetesi, 3 Agustos 2004, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=123971

2. “ The Trends in International Mathematics and Science Study”, daha önceki adiyla “The Third International Mathematics and Science Study”. Genis bilgi için bkz. http://nces.ed.gov/timss/

3. Amr G. E. Sabet, Medeniyetler Çatismasi ve Demokratik Söylem: Islamî Imtihan, Çev. Bekir Gür, tezkire , sayi: 33, temmuz/agustos 2003, s. 64-80.

 

Kaynak: Bekir Gür (2005). Ögrenci için her seyi kolaylastirma egilimi, Yarin, yil: 3, sayi: 34, s. 72-73. [Yeniden yayim: Egitim Zil ve Teneffüs: Elestirel Pedagoji Dergisi (2006), yil: 1, sayi: 2, s. 7-9.]